Kapitalizm Yüzyılının Toplumsal Birimleri: Medya ve Aile

Bir zamanlar “medya” denince akla gazete, radyo, televizyon gelirdi. Haber almak, dünyayı tanımak için başvurduğumuz bir araçtı. Bugün ise “yeni medya” adı altında cebimizde taşıdığımız telefonlar, sosyal ağlar ve algoritmalar, hayatın anlamını yeniden yazıyor. Artık biz medyayı değil, medya bizi izliyor.

“Fahrenheit 451” kitabını henüz birkaç gün önce bitirdim. Ray Bradbury; kitapların yakıldığı, ekranların kutsallaştırıldığı bir toplum tasvir etmişti. Bugün kimse kitap yakmıyor belki, ama gönüllerimizdeki merak, sorgulama isteği sessizce kül oluyor.

Medya: Kapitalizmin Görünmez Eli

Bir zamanlar Anadolu’da akşam olunca herkes aynı sofraya oturur, aynı duaya “âmin” derdi. Aile neydi? Peki bugün bu kavram kimin için kullanılıyor. Şimdi her biri başka bir ekrana bakan gözlerin birlikteliği ve aynı evin içinde birbirine yabancı insanların oluşturduğu maddi boşluğa aile diyoruz.

Evler de artık “aileler” değil, kapitalizmin ideal vatandaşı olmuş “seyirci kitlesi” var. Dizilerdeki yapay mutluluklar, reklamların şırınga ettiği “daha çok tüket” sloganı, fark ettirmeden bu yeni bir insan modeli yarattı. Hızla tüketen, hemen unutan ve asla doymayan bir sanal insan.

Bradbury’nin romanında “duvar ekranları” karşısında yaşayan insanlar vardı. Duvar ekranları dev plazmaların üretilmesiyle gerçeğe dönüştü. Kitaptaki kadın karakter Mildred, kocasından çok ekranla konuşurdu. Şimdi yaşasaydı eğer dizilerdeki kadınlar gibi olmaya çalışırdı. Biz de kendi “Mildred”lerimizi yetiştiriyoruz. Sessiz, duyarsız ve sürekli izleyen ama hiçbir şey görmeyen kalabalıklar yetiştiriyor yeni nesli.

Her Günah Kalpte Bir Leke Bırakır mı?

Kul bir günah işlediğinde kalbinde siyah bir nokta oluşur.”
Peygamber Efendimiz (s.a.v.)
Peki ya her kötü bir görüntü izlediğimizde ve her toplumsal yaraya duyarsızlaştığımızda, kalbimize birer siyah nokta daha düşmüyor mu? Artık ekranlardan akan şiddeti, ahlaksızlığı ve yalanı olağan karşılıyoruz. Gösterilen her şeyi doğru ve her sesi hakikat sanıyoruz. Böylece kalplerimiz, parlayan ekranların ışığında kararırken farkına bile varmıyoruz. Oysa size gösterilen her şey ve haber sadece kurgudan ibaret.

Dijital Bakıcılar: Tabletler ve Telefonlar

Geçen markette elinde oyuncak bir telefon ekranını kaydırır gibi yapan başını önüne eğmiş, pembe elbiseli ve saçları iki kuyruk bir kız gördüm. Etrafınıza baktığınızda boynu bükük, yüzünde bulanık bir gülümsemeyle ekranı kaydıran bir sürü yetişkin görebilirsiniz. Yeni normalimiz bu oldu.

Peki bizler çocuklarımıza dost muyuz? Yemeğini yemiyor mu, aç bir rengarenk çizgi film tabletten. Gürültü mü yapıyor çocuğunuz, işte çözüm. Bul bir çizgi film kanalı ve oturt aptal kutusunun önüne. Televizyona aptal kutusu dendiğini ilk defa mı duydunuz? Eski bir tabir bu.

Her dokunuş, çocuğun zihnine bir dünya fikri kazıyor. Sanal kahramanlarla büyüyen bir çocuk acaba gerçeği nerede bulacak? “Bu çocuğu gerçekten kim büyütüyor?”

Milli Kültür ve Ahlak Anlayışı Nerede?

Yetişkinler için de durum farklı değil tabi ki. Medyada prime saatte gösterilen hayat tarzı, “modernite” adı altında milli kültürümüzün damarlarını kesiyor. Dizilerdeki karakterler ise; aileyi çözmenin ve sadakati küçümsemenin yeni kahramanları. “Ekrandaki gibi yaşa, ekran gibi düşün” , “ Anı yaşa” ve “Ben ve daha iyi bir ben” mottosu yeni ahlak düsturumuz gibi artık.

Medya ve Tüketim

Bugün medya yalnızca haber ya da eğlence üretmiyor. Aynı zamanda tüketim toplumu için çalışıyor. Her dizinin ve her reklamın ardında bir satış stratejisi gizli. İzledikçe tüketiyoruz ve tükettikçe izliyoruz. Kapitalizmin istediği insan tipi de tam bu: düşünmeyen, sorgulamayan, sürekli tüketen.

Kültür Nedir?

Kültür, bir toplumun hafızasıdır. Dili, türküsü, duası, kahkahası ve ar damarıdır. Bunların hepsi kültürdür. Medya bu hafızayı hızla siliyor. “Trend” olan, “popüler” olan ve “viral” olan kutsanıyor. Takipçiler arttıkça, dostluklar azalıyor. Herkes “görülmek” istiyor ama kimse gerçekten görmüyor.

Oysa kültür bir hikmet dilidir. O dil unutuldukça gönüller arasındaki köprüler de yıkılıyor. Bir millet, ancak kültürüyle ayakta kalır. Kültür; gönül bağlarıyla, ortak değerlerle, paylaşılan acı ve sevinçlerle yaşar. Bu bağlar koptu mu, Anadolu’nun o derin ve ulus milletin temelinde yatan “gönül iklimi” de sönmeye başlar.

Gönül Bağını Yeniden Kurabilir miyiz?

“Biz şu anda kimin hikâyesini yaşıyoruz?” Kendi hikâyemizi kaybettikçe ekranlardan başkalarının hikâyelerini ödünç alıyoruz. Belki de artık o ekranları biraz kısmalı, gözlerimizi birbirimize çevirmeliyiz çünkü ekranlardan taşan ışık, bizi aydınlatmak yerine her geçen gün karartıyor.

Sedyede uzanmış yatan bir hasta var ve bu dünyadan göçmek üzere. O hasta bizim milli kültürümüz. O hasta bizim ailemiz. O hasta bizim çocuğumuz. Çok geç olmadan bir şeyler yapmalıyız. Siz ne dersiniz?