Bu hafta size toplumda yozlaşmayı anlatmayı istiyorum. Hangi birini diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Mesela; eğitimle başlayalım fakat önce toplum dediğimiz şeyin ne olduğunu hatırlayalım. Taş devri konulu belgeselleri ve filmleri görmüşsünüzdür. İnsanlar mağaralarda yaşarlar ve avcılık ve toplayıcılık yaparlar. Kıyafetler rüküş, saçlar dağınık ve elde sopalarla takılan bu insanlar pek de medeni resmedilmezler. Ben bilmem. Tarihçiler öyle tanımlamış onları. Sadece edebiyat ve gazetecilik formasyonum var benim.
Maslow’un İhtiyaçlar Teorisi ve Tarih Öncesi Devirler
Maslow’un ihtiyaçlar teorisini duymuşsunuzdur. İlk basamakta; beslenme, nefes alma, uyuma, örtünme ve korunaklı bir yere sığınma gibi yaşamın devam ettirebilmesi için karşılanması zorunlu olan ihtiyaçlar bulunur.
Peki bu avcılık ve toplayıcılık döneminde toplum ihtiyaçlarını nasıl gideriyordu? Yabani bitkileri toplayan ve hayvan avlayan mağaranın erkeği akşam nevalesini eve getirirdi. Mağaranın hanımı onları soldaki mutfak işlevi gören taş tezgahında yemek yapardı. Ateşi de çalıları birbirine sürtme yoluyla bulan insanoğlu eti pişirir ve muhtemelen de sebzeyi de çiğ yerdi. Birkaç örnek zehirlenme vakasından sonra hangi sebzeleri ve yaprakları yemeleri gerektiğini bulmuş olmalılar.
Bu toplumlarda yaşam şaşırtıcı bir biçimde eşitlikçiydi. Ertesi gün mağaranın hanımı ava çıkar ve erkek yemeği yapardı. Bu tür toplumlar, çocuklar ortak sorumlulukla büyütülüyordu. Çoğu avcı-toplayıcı toplumda, birbiriyle akraba olmayan çeşitli üyeler her bir çocuğu yetiştirmeye yardımcı olurlardı. Aklınıza bir mahallenin ortak bir şekilde büyüttüğü ve gurur duyduğu Yeşilçam filmleri geldi mi? Bunu akıl eden bir toplum sizce ne kadar vahşidir?

Yerleşik Hayata Geçiş
Ortak sorumluluklar ve kararlar alan bu toplum ne zaman tarıma ve yerleşik hayata geçti, işte o zaman sorunlar başladı. Biz Türkler de hep Uygurları Türk kimliğini pasivize etmekle suçlarız ya onun gibi bir şey. Uyumlu, pasif ve Bilbo Baggins kadar evini seven çiftçilerle birlikte toplum anlayışı değişti.
Çocuklarını eğitmek için okullar yaptılar. Gelecek yıl için tohum sakladılar. Bazı insanlar ellerinden hiçbir kabiliyet gelmediğinden yönetici ve bazıları da yönetilen oldu. Yönetilenler üretti ve yöneticiler oluşan ürünün bir kısmını kendine sakladı. Karl Marx’a geçmeden bu konuyu kapatıyorum. O konuyu başka bir yazımda ele alırım. Günümüzde eşitsizliği meşru gösteren kapitalizm dünyasında yaşadığımıza göre belki de her şey teoride kaldı demektir.
Yerleşik hayata geçen toplumlarda eğitim çok önemliydi. Geleceğin ve sürdürebilirliğin garantisi çocuklarını bu konuda uzmanlaşmış kurumlara emanet eden anne ve babalar mutluydu. Onlar her şeyin en iyisini bilirlerdi çocuklar için. Acaba öyle miydi? Peki bugün eğitim kurumlarımız nasıl bir sistemle çocuklarımızı eğitiyor? Bu kurumların başında kimler var ve bu kişiler gerçekten liyakat sahibi?

Eğitimde Liyakat Miti
Liyakat kelimesinin sözlük karşılığı “işe ehil olma, göreve uygunluk” demek. Cumhuriyet dönemi değerleri arasında önemli bir yer tutan liyakat ilkesi, Atatürk’ün de kadrolaşma ve eğitim anlayışının temel taşlarından birisiydi. Peki yirmi yılı aşkın bir süredir nereye kayboldu?
Liyakat, göreve uygunluk demektir. Liyakat; bilgi, deneyim, etik duruş ve kamusal sorumluluk bilincinin bir arada bulunması da demektir. Aynı zamanda, görevin gerektirdiği yetkinliklere sahip olmanın yanı sıra, bu yetkinlikleri kişisel çıkar yerine kamusal fayda için kullanabilme iradesidir.
Bugün ise liyakat, içi boşaltılmış bir kavram hâline gelmiş bir vitrin sözcüğü olarak kullanılmaktadır. Sınavların biçimsel olarak yapılması, mülakatların ise denetimsiz ve öznel yürütülmesi, liyakati bertaraf eden bir mekanizma yaratmaktadır.
Eğitim kurumlarının başarısı ancak liyakatli yöneticilerle gerçekleşir. Buna rağmen ülkemizde okul müdürlükleri ve öğretmen atamalarında liyakat yerine siyasetin ve sendikal bağların öne çıktığı görülüyor.
Örneğin, eğitim sendikalarının raporlarına göre öğretmen mülakatları 5-10 dakika sürüyor ve gerçekte liyakati ölçen hiçbir soru bulunmuyor. Hatta aynı raporda, mülakatlardan elenen binlerce öğretmenin ertesi gün ücretli öğretmen olarak göreve başladığı yani liyakat söyleminin temelinin çöktüğü vurgulanıyor.
Sağlık Bakanlığı’na müzik öğretmeni, MEB’e doktor, TÜBİTAK’a hayvanat bahçesi müdürünün atandığı tablo liyakatin yok edilmesinin Türkiye fotoğrafıdır. Bu sözlerden anlaşılıyor ki, eğitim sisteminde liyakat konuşmak ile uygulamak arasındaki uçurum hayli derin.

Kamu Atamaları
Bana kimi tanıdığını söyle sana oturabileceğin kamu makamını söyleyeyim. Yükselme sınavları sınırlar zorlanarak devre dışı kalıyor ve kadrolar iki dudağa bakarak dağıtılıyor. Bazı kurumlar atanması gereken kişiyi” bakın yeğenim size bir el sallasın” diyen yandaşların akrabalarından seçiyor.
Önemli kurumlarda bile yasal olmayan kadrolar yaratılıyor ve liyakatsiz kişiler bu pozisyonlara kaydırılıyor. Siyasi tercihlerin, dost-tanıdık ilişkilerinin tercih edildiği yerde bari diplomaları gerçek olsa bu kişilerin. O da yok. Neredesin Muhyittin! Ver bana oradan havalısından bir diploma. Ülkeden kaçmıştı ya da kaçırılmıştı sanırım. Neyse yerine biri geçmiştir elbet.
Söylem ile Pratik Arasındaki Makas
Söylemde vurgulanan liyakat ile pratikte sonuçlar arasındaki makas her geçen gün açılıyor. Belki de şaşırmamak gerekiyor. İnsan hâlâ avcı-toplayıcı. Sadece artık mamut avlamıyor. Koltuk, makam ve güvenli maaş peşinde koşuyor. Maslow’un en alt basamağı hâlâ belirleyici. Ama bu uğurda başkalarının emeğine basmak ve çocuklarının geleceğini çalmak normalleşmiş durumda.
Günümüz avcı ve toplayıcılarının tek bir konuda başarısız olduğunu söyleyebiliriz. Bunu onların hayatını kolaylaştırmak için birileri halletti. Velhasıl kelam; kendini gerçekleştirme konusunda hep sınıfta kalacaklar. Maslow’un teorisinin en büyük zayıflığı insanı tarih ve kültürden bağımsız, evrensel bir varlık olarak ele almasıdır. Oysa insan, içinde yaşadığı siyasal ve toplumsal düzenin bir ürünüdür. O düzen yozlaşmışsa geçmiş olsun.
Bu noktada sorumlu bireyi buna mecbur bırakan sistemdir. Avcı-toplayıcı toplumda hayatta kalmak için avlanmak gerekiyordu. Bugün ise hayatta kalmak için doğru insanları tanımak gerekiyor. Değişen yalnızca yöntem; dürtü aynı. Ancak bu düzenin bedelini ödeyenler, sistemi kuranlar değil; çocuklar, öğrenciler ve nitelikli ama dışlanan bireyler oluyor.
Söylemden Uygulamaya: Ne Yapılmalı?
Eğer liyakat gerçekten bir gün geçerli olacaksa ülkemizde mülakat sistemleri şeffaflaştırılmalı, kamera kaydı ve yazılı gerekçelendirme zorunlu hâle getirilmelidir. Yönetici ve kamu atamalarında nesnel ölçütler açık biçimde ilan edilmelidir. Yandaşın profiline uygun sipariş mevki yaratma bırakılmalıdır.
Eğitim kurumlarında yöneticilik, uzmanlık gerektiren profesyonel bir alan olarak tanımlanmalıdır. Sendikal ya da siyasal aidiyetler, karar süreçlerinden bilinçli olarak dışlanmalıdır. Aksi hâlde liyakatten söz etmek, yalnızca bir meşruiyet örtüsü olmaya devam edecektir.
Liyakatten arındırılmış her sistem bir süre idare eder, sonra da gayet görkemli biçimde çöker. Enkazın altında sadece emeğiyle bir yere gelmeye çalışanlar değil, torpille terfi etmiş vasıfsızlar da kalır. Hepimiz aynı gemideyiz ama dümen, denizcilikle ilgisi olmayanlara emanet. Taka bile yüzdüremeyecek birilerinin elinde pusula. O da Jack Sparrow’unki gibi sürekli tek bir yön gösteriyor. O yönde ne ada var ne de yanaşacak bir kara parçası.
