Müslümanların Çatışmalı ve Çelişkili Çağı

“Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim.”
Hz. Muhammed (SAV)

Geçenlerde bir düğüne gittim. Ne zamandır sizlere anı anlatmıyordum bu köşede. Bir müslüman düğünüydü fakat insanların Londra aristokrasisinden olduğuna eminim. Herkes elit, şık, kibirli ve gayet de moderndi. Havuz kenarında zar zor bir yer bulduk da oturabildik neyse. Müslüman aristokrasisinin bu düğününe davet edilmek bile aman ne şeref. Takılardan ve makyajdan kim olduğu belli olmayan bir örnek ışıltılı, lacivert elbiseler içinde yağları ortalığa saçılmış kadınların iticiliğinden mi başlasam yoksa ak sakalıyla kadın kesen papyonlu inşallah amcalardan mı bilemiyorum. Elime düştünüz Allah kolaylık versin artık.

İslam ne zaman lüks yaşantının ve şehvetin simgesi haline geldi? Bir araba parası çanta alan botokslu bir kadın, o parayı bir yardım kuruluşuna bağışlayamaz mıydı? Altın varaklı kapı kolları ve güvenliği olmadan dolaşamayan şu adam nasıl olur da Hz. Ömer’in adaletinden bahsediyor. Rüşvet almak, çalmak, milletin minisine itinayla bakmak ne zamandır bir müslümana yakışıyor?

Eskiden ne güzeldi. Kim kimdir bilirdik. Kimlerle olduğu ve olabileceği tahmin edilebilirdi. İnsanlar tutarlıydı. Utanırlardı mesela. Şimdi müslüman erkeklerde ve kadınlar da utanma kelimesi unutmuş gibi. Herkes ta gözlerimizin hangi ton yeşil olduğunu iyice anlayıncaya kadar uzun uzun bakıyor suratımıza. İşine bakan, önüne bakan ve üreten kimse kalmadı. O üretsin dur bir bakalım. Ben onun emeğine çökerim. Her şey mübah oldu. Şahsi çıkarlarımız yeni tanrımız ve ahlaksızlık ise yeni dinimiz oldu.

Güzel Ahlaka Ne Oldu

“Ey gönül; sana yaklaşan her meşale, önce kendi küllerinde yanmalı.”
Mevlana Celaleddin Rumi

Ateş, çift karakterli bir yaratıktır. Hem yakar, yok eder her şeyi hem de ısınmak ve aş pişirmek için kullanılır. İslam’da ilk geldiğinde cahiliye devrindeki Arapları ısıtmıştı ve aydınlatmıştı. Aradan geçen zaman sonrasında ise kız çocuklarını diri diri mezara gömmekten kurtaran İslam, bugün İran’da düğünde saçının teli göründüğü için katledilen taze gelin haberlerine döndü.

Suudi Arabistan’da; kraliyet ailesi, hukuk sistemi ve insan hakları üzerine yorum yapmanın yasak olduğunu biliyor muydunuz? “Dağdaki kurt tarafından yenen koyunun hesabını nasıl veririm ben? diyen bir İslami idareden nelere geldik?

Bir kuru sedirde yatıp, kendi söküğünü kendisi diken Peygamberimiz Hz. Muhammed (SAV) kadınları eve hapseden ve şahsi hizmetçisi olarak kullanan erkeklerimizi görse ne derdi acaba? Dindarlık, bireysel vicdandan çıkıp toplumsal baskı aracına dönüştüğünde, ahlak değil sadece baskı ve korku üretir. Bunun da İslam’da yeri yoktur.

Medyada İslam

Bizlere artık ekranlarda da başka bir İslam gösteriliyor. Kınayan, azarlayan, yasaklayan ve hapse atan… Merhamet, kucaklayıcılık ve şefkatin yerini ona buna parmak sallayan sözde müslümanlar aldı. Bu kişiler tek taraflı görüntülerle dezenformasyon yapan medyaya sırtını dayadı. Hatta kılıfını da yeni din kuralları uydurarak örttü ve kin kusan fetvalar yayınlattı.

Korkan bir halk, başını kaldırıp karşısındakinin gözünün içine bakamayan ve akşam evine ekmek götüremeyen bir halk yarattılar. Gazze’de insanların ölüleri üzerine pazarlık masasına oturanlar da yine bu kişilerdi. Görende cennete gidip arsa almışlar ve garantideler zannedecek. Arkadaşlar, o din İslam değil Hristiyanlık. Biz de işiniz son ana kadar garanti değildir ben size söyleyeyim.

Bunlar müslüman toplumun toplumların özellikleri değildir. Belki de modernleşme ve İslam’ın ilkeleri arasında yaşanan bir gerilimden kaynaklanıyor gibidir. Modern yaşamın hiçbir şeyinden eksik kalmak istemeyen müslüman kişi amacına ulaşmak için her yolu mübah görmeye başladı. Toplumu töhmet altında soktu ve işine gelmeyen herkesi delili ve ispatı olmadan suçladı, çamur attı ve izi kaldı.

Oysa; medya ve entelektüel alanlar, toplumu direk yargılamak yerine anlamaya çalışmalı; “ahlak polisi” tavrından vazgeçip ortak değerleri tartışmaya açmalıdır. Yolsuzluk, istismar ve adaletsizlik karşısında sessiz kalmak en büyük yozlaşmadır çünkü dindarlık, sadece görünürde değil, adalette de sınanır.

Adaleti olmayanın dini de şüphelidir. Merhametin olmayanın insanlığı da tartışılır. Mevlâna’nın “yaratılanı Yaradan’dan ötürü sev” çağrısı bir nebze bugün de yol gösterici olabilir. Farklı kuşaklar ve inançlar arasında köprü kurmadan, gerçek bir ahlaki yenilenme mümkün değildir.

Ahlaki Çözüm

Gerçek ahlak yasalarda değil vicdan da yaşar. Bulunması gereken çözüm ise uzun soluklu bir yeniden inşa işidir. Okullarda ve medyada yalnızca kural öğretmek yetmez. Gençlerin vicdanını ve eleştirel aklını besleyecek bir etik eğitimine ihtiyacımız var. Ahlâk bir dogma değildir ancak sorumluluk ve empatiyle içselleştirildiğinde kalıcı olur.

Medya, sansasyon peşinden koşmak yerine kamu çıkarını gözeten, mağduru görünür kılan ve hak ihlallerini adım adım ortaya koyan bir habercilik refleksi geliştirmelidir. Aynı şekilde entelektüel-sivil alanlar tartışmayı kriminalize etmeden etik tartışmayı derinleştirmeye çalışmalıdır.

Ahlak ve Adalet Arasında

Müslüman toplumlar günümüzde ahlaken çöküşteler. Çatı sızdırıyor. Kapının altından soğuk hava geliyor. Anahtarsa zaten satılmış ve kimseye faydası olmayacaktır. Kant’ın ifadesiyle ahlâk, “Kendimizi mutlu kılmanın değil, mutlu olmaya layık hâle getirmenin öğretisidir.” O zaman sormamız gerekir ki müslümanlar nasıl tekrar iyi niyetli, empati yapabilen, komşusu açken tok yatamayan insanlara dönüşecekler?

Yapıcı adımlar atılması gerekir. Dini referanslar siyasi emellere kılıf olarak değil bir hakikat arama rehberi olarak kullanılmalıdır. Estetik dersinde bir soru kaçırarak; hakikat ve gerçeğin felsefi anlamda aynı anlama gelmediğini öğrenmiştim. Farkında olmalıyız.

Nihayetinde ahlak, salt dinî formüllerle değil; liyakat, sorumluluk ve insanî merhametle inşa edilir. Güncel eleştirilerde samimi bir tez bulunmuyorsa dahi, hep birlikte bu imtihanda doğru cevapları bulmalıyız. Hakikatin peşinde yürürken unutmamalı ki; bu toprakların asli terbiyesi adalet, dostluk ve vicdandır. Cumhuriyetimizin temel ilkeleri olan adalet, eşitlik ve özgürlük kavramları İslam’ın özündeki merhamet ve sorumluluk anlayışla kesinlikle örtüşür.

Nur KARABULUT